top of page

Gizemli Geçit - Porta Manastırı

  • 20 May 2025
  • 14 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 18 Haz 2025



If you'd like to read it in English, please check the attachment. And if you'd like to watch while listening to the story, visit my YouTube channel!


Şimdi bu masalı izleyebilir ve dinleyebilirsin. Tıkla ve Youtube sayfamı keşfet!


“Yasak olan ateş gibidir; uzak duranın yolu aydınlanır, yaklaşanın eli yanar.”

 

Milattan önce beşinci yüzyılda göçebe bir toplum olan İskitler tarafından söylendiğine inanılan bu söz, Derya’nın araştırma kitabının açılışıydı. Derya araştırmasına başladı başlayalı neredeyse tüm kitap ve ansiklopedik bilgileri okumuş, kendine kapsamlı bir yok haritası çıkarmıştı.


Esasen bu proje kendisine ve kardeşine aitti. Deniz… İkiz kardeşi, cephedeki sağ kolu. Fakat hayat ne yazık ki onları bir süre ayırmaya karar vermişti. “Bir süre!” diye ifade ediyordu Derya. Yas bile tutmamıştı, sadece arıyordu. Dur durak bilmeden araştırıyordu.


Tam bir yıl önce uzun zaman ardından İstanbul’a ilk kez kar düşmüştü. Beyazın sessizliği altında sokaklarda sadece çocuklar vardı. Yıl başı hafta sonuna denk geliyordu ve eğer kar yağmaya devam ederse yeni yıla manzaranın tadını çıkararak girebilirlerdi.


Derya ve Deniz yılbaşı gecesinde farklı partilere katılmak üzere plan yapmışlardı ancak her sene yaptıkları gibi saat tam 12’de buluşmak üzere sözleşmişlerdi. Çift yumurta ikizi kardeşlerin birbirlerinden ayrı yaşamları olsa da arlarında sarsılmaz bir bağ vardı. Deniz dergi editörüydü ve yoğun mesaileri olan bir işte çalışıyordu. Derya ise üniversitede akademisyendi ve mitoloji üzerine araştırmalar yapıyordu. 


Yıl başında Deniz, derginin düzenlediği özel kutlama gecesine gitti. Alandaki etkinliklere katılırken bir falcı ile tanıştı. Falcı elindeki desteden bir kart çekmesini söyledi. Kartın üzerinde “Amazonian” yazıyordu ve altında çizilmiş bir mağara resmi vardı. Kartın geleceği için ona bir işaret olduğunu ve zamanı geldiğinde mutlaka işine yarayacağını söyledi. Deniz de kartı montunun cebine koydu ve vestiyere verdi.


Derya ise yeni sevgilisinin evinde romantik bir gece geçirmekle meşguldü. Özel bir yılbaşı kutlaması yapmak varken neden kalabalığa girecekti ki? Saat 11.30 olduğunda her iki kardeşin de alarmları çaldı ve ikisi de gülümseyerek bulundukları mekanı terk etti. Şehrin iki ucundan taksiye binerek evlerine dönmek için yola koyuldular. Yollar bitmeyen kar yağışı nedeniyle yavaş yavaş kapanmaya başlamıştı. Bir süre sonra ikisi de inmek ve yayan devam etmek zorunda kaldı ve ilk arayan Derya oldu. “Hayırsızzz! Bırakabildin mi partini?” Karşıdan soluk soluğa bir kahkaha geldi. “Ne oldu yoksa sen sevgilinin kaslı kollarından ayrılamadın mı?” İkisi de soğukta yürürken bir yandan kahkahalar ile gülüyorlardı. Derya “Neredesin?” Deniz “AVM’nin oradayım. Sen?” Kafasında hala 12’de buluşabilecekler mi diye hesaplar yapan Derya “Ben de caddenin diğer tarafındayım, otobüs duraklarının olduğu yerde.” Sonra aynı anda aynı fikre vardılar. “Haydi birbirimize doğru koşalım, 12’ye gelmeden bizim caddenin başında oluruz.”


Ve koştular. Caddenin başına önce Derya vardı. Soluğu buhar halinde etrafını kaplarken nefesini dindirmeye çalışıyordu. Kirpikleri kardan beyazlayınca beklediği süreyi fark etti. Sonunda içinde derin bir ürperti duydu. Bir terslik vardı, hem de büyük bir terslik!


Yılbaşı süslemeleri ile kaplı sokaklar gözünde bir anda soluverdi. Deniz’i aradı ama ulaşamadı. Ufukta birkaç sarhoş insan, yanındaki caddeden seyrek geçen arabalar dışında hiçbir hareket yoktu. Onun geleceği yöne doğru koşmaya başladı. Kardeşine yetişebilirdi, hala birkaç dakika vakitleri vardı. 


Soğuk boğazını kurutana kadar koştu ve sonunda dondu kaldı. Caddenin ortasında toplanmış kalabalığı ve ön camı kırılmış arabayı gördüğünde başından aşağı kaynar sular döküldü. Bir nefeste yanına koştu kardeşinin. İnsanları itti ve yerde sessizce yatan Deniz’e titreyen ellerle dokundu. Sessiz ve soluksuzdu. Belki yüzüne, kollarına dokunursa, sarılırsa onu geri getirebilirim diye düşündü. Sonra ellerini tuttu üşümesinler diye ve bu sırada kardeşinin elindeki kartı gördü. Kar ve çamurda ıslansa da desenlerini korumayı başarmıştı. “Amazonian” yazıyordu üzerinde, bir mağara ve bir de logo vardı altında. Deniz logoyu araştırdı. Saçma bir fal şirketi önüne çıkınca şaşırarak aradı. Şirket bu kartın tarot benzeri kurgulanmış bir fal destesinden alındığını söyledi.


Ve Deniz algılaması güç bir gerçekliğin peşine düştü. Kart ona bir işaret vermişti ve Amazon kadınları hakkında araştırma yapmaya başladı.


İskitler aynı zamanda nam-ı diyar Amazonlar olarak da biliniyordu. Bazı kaynaklarda bu kadınların savaşçı olduğundan ve erkeksiz bir topluluğa sahip olduğundan bahsedilmişti. Ancak aksine İskit topluluğunda kadın ve erkek eşitti. Yunan mitolojisinin erkek egemen bakış açısına yenilen mitleri, bu toplumu çoğunlukla abartılı ifadelerle kadınların hüküm sürdüğü bir topluluk olarak anlatıyordu. Kadınların avlanması, savaşması, kocalarını kendi güçlerine denk erkekler arasından seçebilmeleri ve hatta hükümdar olmaları dönemin bazı kültürlerinde kabul görmesi zor şartlardı.


Çok geniş bir coğrafyada göçebe yaşam süren İskitler, aslında kadınlarının gücü ve aklı sayesinde uzun yıllar Avrasya topraklarında at sürmüşlerdi.


Amazonları doğrudan anlatan yazılı kaynaklar sadece Yunan mitolojisinde bulunuyordu ancak en kıymetli kaynaklardan biri de yerel hikayelerdi. Onlara erişmenin tek yolu sahaya inmekti.

Derya, Amazon kadınlarının sadece savaşan ve avlanan kahramanlardan ibaret olmadığını biliyordu. Aralarında farklı yetenekleri olanlar da vardı. Hatta bazıları vardı ki onların ölülerle konuşabildiğine, büyü yapabildiğine ve geleceği değiştirebilme gücüne sahip olduğuna inanıyordu. 


Derya araştırmaları sırasında dikkatini çeken bu kadınların izini sürmeye karar verdi. Pek çok yere gitti, Karadeniz’de ve Gürcistan’da çeşitli kazı ve araştırmalara katıldı. Benzer kültürlerde yaşayan toplulukları inceledi ta ki Artvin’deki bir arkadaşından haber alana kadar.


Porta Manastırı adında bir yerden bahsediyordu. Köy halkı manastırın altında ruhani bir geçit olduğunu rivayet ediliyordu. Bu nedenle etrafında pek yaşayan kalmamıştı. Bölge aynı zamanda Amazon topluluklarının yaşam alanına yakındı.


Derya yağmurlu bir ilkbahar gününde Sabiha Gökçen havalimanına vardı. Kalabalığa girerken kafasında türlü düşünceler dolaşıyordu. Sanki bu sefer aradığı yanıtı bulacakmış gibi içinde güçlü bir his vardı. Hızla kendine oturacak bir köşe buldu ve uçağını beklerken notlarının üzerinden geçmeye koyuldu. 


MÖ 1200 lü yıllarda yaşayan Lycastia, önemli bir büyücüydü. Amazonlar erkeklerinin çoğunu savaş ve istilalarda kaybedince yönetime kadınlar geçmiş ve ordularını güçlü kadınlardan yeniden yaratmışlardı. Her ordunun kendilerine yol gösteren ve doğayla iletişimi güçlü büyücüleri vardı. Bunlardan biri olan Lycastia, savaş döneminin zorluklarına karşı topluluğunu korumakla yükümlüydü. 


Ateş, kılıç, mızrak ve ok dönemin en güçlü silahlarıydı. Ancak hiçbir savaşçı bir büyücünün karşısında duramazdı ve büyücüler hayatta kalmak için akla gelmeyecek şeyler yapabiliyordu. Örneğin koca bir ormanı ateşe verebiliyorlar, nehirleri kurutabiliyorlar ya da bir köyü salgın hastalıkla yok edebiliyorlardı. Lycastia ise yeteneklerini ordusunu kurtarmak üzere bir portal yaratmak veya bulmak için kullanmıştı. 


Kraliçesi Hyppolita hem tutkulu hem de inatçı bir kadındı. Savaşçılarını düzenli olarak hem sınır ülkelerini istilaya hem de av için uzak topraklara yollamaktan çekinmezdi. Lycastia savaşçı kadınlardan oluşan bu topluluğun bir parçasıydı ve ormanların derinliklerinde at sürmekte ustaydı.


Bu sırada son çağrı anonsu duyuldu ve Derya daldığı derin rüyadan uyanıp hızla kapıya koştu.Uçağa binerken sevgilisini arayarak haber verdi. Sevgilisi Can bir avukattı ve yoğun işleri genellikle bu tipte seyahatlerde Derya’ya eşlik etmekten onu alıkoyuyordu. Gerçi Derya da özellikle kardeşi konusunda yaptığı araştırması üzerinde çalışırken yalnız olmayı tercih ediyordu. 


Uçak büyük bir türbülansla Artvin’e iniş yaptı. Sabahın erken saatlerinde hava bulutlu ve serindi. Oksijen keskin bir şekilde ciğerlerini doldururken içinden oh be! Diye geçirdi. Ait olduğu yerdeydi, sahada ve iz peşinde. 


Havalimanı çıkışında Aziz, yani ona manastırı yazan arkadaşı ve aynı zamanda bu seyahatinde ona rehberlik edecek kişi kapının önünde onu bekliyordu. Aziz, en fazla kırk yaşlarında bir üniversite hocasıydı. Uzun saçları ve mistik havası Derya’ya oldum olası gizemli ve karizmatik gelmişti. Aslında yıllardır tanışıyor sayılırlardı. Birkaç kez arkeoloji derneklerinin toplantı ve etkinliklerde bir araya gelmişlerdi. Bir tanesinin sonunda yakınlaştıklarına bile emindi ama o gecenin anılarını taze tutamayacak kadar sarhoş olmuştu. 


Aziz sadece bu açıdan çekici değildi elbette, bulunduğu bölgenin tarihine fazlasıyla hakimdi. Ayrıca iyi bir insandı Türk mitolojisi hakkında araştırma yapan öğrencilere destek olmak için bazı üniversitelerin araştırma bölümlerine rehberlik hizmeti veriyordu. Yine de Derya, Aziz’in niyetinin bu kadar basit bir yardım olmadığından aslında şüphelenmişti.


İki eski arkadaş gibi birbirlerini selamlarken bir anlık gözleri kesişti. Sanki karşılıklı birbirlerinin maskesini görmeye çalışıyorlardı. Derya profesyonel bir tebessümle kaçmayı başararak Aziz’in çamur lekeleriyle dolu jipine bindi. İçerisi sıcak ve konforluydu. Aziz de bagajı yerleştirdikten sonra yüzünde ince bir gülümseme ile direksiyona geçti. Derya’ya bakıp “Eee doğrudan gidiyor muyuz?” diye sordu. Hevesle kafasını sallayınca jipi çalıştırdı ve yola koyuldular. Pırnallı köyüne gidiyorlardı.


Yolda değişen hayatlarından ve araştırmasından biraz söz ettiler. Derya araştırmasının kardeşi ile bağlantılı olduğunun bilinmesini istemiyordu. Aziz ise okuldaki araştırmalardan söz ediyor özellikle Derya’nın bu efsaneyi mutlaka incelemesini istediğinden ve Amazonlarla olan bağlantısından bahsediyordu. Ara sıra sessizce dışarıyı izleyen Derya Aziz’in üzerinde gezen bakışlarını hissediyor ancak bunu bir beğeni işareti olarak algılıyor ve görmezden geliyordu.


Bir yamaç köyü olan Pırnallı’da en fazla 12 - 13 hane vardı. Evler, ahşap klasik Karadeniz mimarisinde yapılmıştı ve kış döneminde pek sakini yoktu. Aziz de Derya için bu evlerden birini kiralamıştı. Bölgedeki insanlar onu tanırlardı ve severlerdi. Evlerini emanet etmekten de çekinmezlerdi. 


Birkaç saatin ardından engebeli yolları aşıp köye vardıklarında, arabanın motoru susup da geriye yağmur ve rüzgarın sesi kalınca Derya gülümsedi. Bir damla olsun huzur vardı doğada. Şehrin egzoz ve kalabalığı içinde nefes alamayan ciğerleri oksijene doymuş ve yolun yorgunluğu vücudunu ağırlaştırmıştı.


Evlerinin sadece iki oda ve bir de banyosu vardı. Üşümemeleri için tek bir oda hazırlanmıştı, bir soba ve etrafına iki yer yatağı seriliydi. Neyse ki normalde buz gibi olması gereken ev önceden ısıtılmış, hatta onları kestane kokusu ile karşılamıştı. 


Derya önce birkaç saat uyudu. Akşam sobada ısınan çorbanın kokusuyla uyandı. Aziz önceden onlar için eve yemek stoklamıştı. Bir yandan karnını doyururken bir yandan da Aziz’e araştırması konusunda bildiklerini sordu. 


Manastır eskiydi ama yaşı Derya’nın aradığı geçmişe kadar uzanmıyordu. MS 6. yüzyıl civarında, Gürcü Krallığı döneminde inşa edilmişti, hem ibadet hem inziva hem de eğitim faaliyetlerinde kullanılmıştı. "Porta" kelimesi, Latince kökenliydi ve "kapı" veya "geçit" anlamına geliyordu. Farklı inanışlara sahip bir kesim, Porta Manastırı’nın sembolik bir "kutsal geçit" ya da "manevi bir kapı" olduğuna inanıyordu.



Derya aslında bu efsanenin peşindeydi. Manastırın hikmeti kendisinde değildi, altında bulunduğu rivayet edilen bir mağaradaydı. Orta çağ döneminde bölge halkı mağaranın bir geçit olduğunu düşünerek korkmuş olacak ki üzerinde bir manastır inşa ederek kapısına mühür vurmaya çalışmışlardı. Tabi bu gibi aslı astarı olmayan bilgiler Aziz için hurafe sayılırdı, ona göre mitolojiden yola çıkan hiçbir bilgi abartıdan kaçamazdı. Yine de bu efsane Derya’yı buraya getirmeye yetmişti.

 

Elbette bugüne kadar mağarayı gören olmamıştı. Ancak Aziz bölge halkının çocukları korkutmak için uydurulan masalları biliyordu. Kaybolan çocuklar, lanetlenen insanlar ve hayaletler…


Derya’nın araştırmalarına göre, ki oldukça göreceli yorumlanabilecek bilgilerdi bunlar. Porta Manastırı, göçebe İskit halkının at koşturduğu bölgenin içerisinde kalıyordu. Bölgenin gizemini ilk keşfedenler Amazon kadınlarıydı. Fakat mağarayı keşfetmek için bir savaşçı veya avcıdan daha fazlasına ihtiyaç vardı. Lycastia’nın burada devreye girdiğini düşünüyordu. Portallar karmaşık ve güçlü enerji alanına sahip mekanizmalardı. Her büyücü aktif hale getiremezdi. Fakat eğer bu mucizevi solucan delikleri gerçekse, bu Deniz’i yeniden görebileceği anlamına geliyordu.


Gece, sobanın sıcacık çıtırtısı, arada dışarıda atıştıran yağmur ve kapıda bekleyen rüzgârın sesi altında sessizliğe gömüldü. Derya yattığı yerden, sobadan yayılan belli belirsiz ışıkta Aziz’in yüzünü zar zor seçebiliyordu. Bir avukat yerine böyle bir adamla birlikte olmak nasıl olurdu diye aklından geçirdi. Araştırmalarında yanında olmasından memnun olacağı bir adam… 


Rüyasında Porta Manastırı’ndaydı. Elinde meşalesi ile emin adımlarla yürüyor ve antik yapıyı sanki farklı bir boyutta yeniden keşfediyordu. Sonra onu gördü, Deniz’i. Gölgelerin arasında bir silüet gibi. Onu takip ederek yürüdü. Sonunda kule benzeri bir yapının önünde durdular. Yapının çoğu toprağın altındaydı. Yüzeyde kalan tepe kısmı, bilmeyen biri için basit taştan bir çardak gibi görünebilirdi ancak Derya biliyordu.


Deniz’in silüeti yapının içine girdi ve gözden kayboldu. Derya peşinden koştu ancak yanına vardığında çoktan yok olmuştu. Çaresizce etrafına bakındı. Sis ve duman çevresini kaplarken paniklemeye başladı. Kalp atışları hızlandıkça sanki üzerinde bulunduğu toprak parçası da sarsılıyordu. Kısa bir süre sonra sarsıntının şiddetinden manastırın ayakta kalan son duvarları da yıkılmaya başladı ve üzerine devrilen kayanın altında kaldığı sırada gözlerini açtı. Aziz çoktan uyanmış sobanın üzerinde bir şeyler pişiriyordu.


Bir an için gerçekliği kaybetti. Belli etmek istemedi ve gülümsemeye çalışarak “Gerçekçi bir rüyaydı!” Dedi. Aziz’in sormasına fırsat vermeden de ayaklandı ve toparlanmak için hemen hareket etmeye başladı.


Kahvaltılarını yaparak erkenden yola çıktılar. Yol engebeli ve bölgeyi bilmeyen biri için tehlikeli bile sayılabilirdi. Manastırdan varmadan önce etrafına kurulmuş ve şimdilerde terk edilmiş köyün içinden geçtiler. Ortaçağ tipi evlerden oluşan, sokakları dar ve engebeli araziye kurulmuş köy, sanki terk edilmiş gibi değil de daha çok hayaletli gibiydi. Bir süre sonra Porta önlerinde belirdi. 


Manastır zaman içinde fazlasıyla yıpranmıştı, fakat hala etkileyici ve mistik havasını koruyordu. Aziz yapının özelliklerinden ve odaların kullanım amacından bahsetti, Derya notlarını aldı. Bir süre sessizce gezindiler. Sonunda yağmur başlayınca kapalı bir yer bulmak için koştular ve Derya toprağın altında kalmış kulelerden birini işaret ederek buraya dedi.


Sessizce yağmuru izlerken aklına gördüğü rüya geldi. Hiçbir şeyin tesadüf olmadığına inanıyordu. Lycastia’nın bulduğu gizemli geçit buralarda bir yerdeydi. Ancak rüyalardan daha somut bir kanıta ihtiyacı vardı. “Bir şey denemek istiyorum, eğer sen de katılmak istersen sessizce yanımda kalabilirsin.” dedi Aziz’e.


Derya önce çantasından çıkardığı beyaz bir tebeşirle etraflarına çember çizdi. Ardından bir mum çıkardı ve rüzgârda sönmemesi için yere çömelerek onu yaktı. Mumu ağır hareketlerle çemberin etrafında gezdirirken Aziz “Şu an ne yapıyoruz? Pek bilimsel bir çalışma gibi görünmedi bana.” diye sarkastik bir şaka yaparak ona laf attı. Derya elini arkasına uzatarak sessiz olması için ona işaret etti. Sonunda bir köşede durdu ve “İşte buldum dedi.” Mumu yere bıraktı ve iki parmağı ile montunun göğüs cebinden bir kolye çıkardı. Kolyenin ucunda topaç benzeri metal bir sarkaç vardı. Odaklanarak o küçük cisme bakıyordu. Aziz de merakla yanına çömeldi ve ne görmesi gerektiğini anlamaya çalışarak Derya’nın kolyesine baktı. Bu sırada sarkacın etrafını saran çember halka, sanki manyetik bir güç varmış gibi etrafında dönmeye başladı. Derya memnun bir ifadeyle gülümseyerek kolyeyi cebine geri attı ve birkaç kelime fısıldadıktan sonra da mumu söndürdü. 


Ardından açıklama bekleyen Aziz’e dönerek gülümsedi ve “Yağmur durdu, gidelim mi?” diyerek dışarı çıktı. Aziz arkasından baka kalmıştı, koşarak ona yetişmesini ve merakla sormasını bekliyordu. Biraz flört etmekten kimseye zarar gelmez diye düşünerek içten içe kıkırdıyordu. Böylece dikkatini dağıtarak onu konudan uzaklaştırmış da olacaktı.


Aziz bu oyuna eşlik etse de sorgulamayı sürdürünce ona yolda basit ritüellerden bahsetti. Bazılarını etrafta büyü yapılmış mı veya yoğun enerji geçişleri var mı kontrol etmek için kullanabiliyordu. Az önce yaptığı da tam olarak buydu.


Aziz çamur ve taşlarla boğuşurken gözlerini yoldan ayırmadan. “Peki burada ne keşfetmeyi bekliyorsun?” diye sordu. Bu sırada bulutlu vadinin yeşilliğini izleyen Derya kendinden emin bir ifadeyle ona döndü “Geçmişi Aziz.” Aziz zekasının küçümsenmesinden hoşlanmadığını belli eden bir gülümsemeyle ”Bu kadar basit yani.” dedi. “Değil elbette. Bir şekilde daha derine ulaşmam lazım. Sadece nasıl, anlamaya çalışıyorum.” Bunun üzerine Aziz “Seni biriyle tanıştırmak istiyorum bu akşam.” Diye aniden konuyu değiştirdi. “Şehirde benim evimde kalırız hem daha konforlu olur hem de yakın. Ben tarihle ilgileniyorum ancak o bu işin mistisizm tarafıyla daha çok ilgileniyor. Yararlı bilgiler alabilirsin.” diye devam edince Derya’nın gözleri parladı. Bir araştırma daha verimli geçemezdi.


Şimal Aziz’in eski bir arkadaşıydı ve Artvin’de yaşıyordu. Ailesi yüzyıllardır bölgeden ayrılmamıştı. Şimal bölgenin mitolojik tarihi ile yakından ilgilenmesinin yanı sıra aynı zamanda mistisizm kökenini de araştırıyordu.


Bir zamanlar bölgede yaşayan halkın doğayla ilişkilerini güçlendirmek, ilaç ve hatta büyü yapmak için bölgenin bitki örtüsünden yararlandıklarından bahsetti. En yaygın kullanılanlardan biri de sarı ban otuydu. Bu ota Karadeniz bölgesinde pek çok yerde rastlamak mümkündü. Ortası tüylü ve yaprakları damarlı yapıda, zor şartlarda yetişen bir ot türüydü. Mide ağrısı, bulantı tedavisi ve hatta anestezi amacıyla kullanılabilen bir bitki olmasının yanı sıra sarı ban otu aynı zamanda da cadıların uçmak için kullandıkları ot olarak da biliniyordu. Kullanım şekli çeşitlilik gösterse de en güçlü yeri tohumuydu. Derya sohbetin en çok bu kısmında unutmaktan korkarak elini çantasına attı ve defterini aradı. Ne yazık ki defteri aradığı yerde yoktu.


Düşürdüğü anlayınca ani bir korku ile ayağa kalktı. Önce başından aşağı kaynar sular döküldü, tuvalete giderek sakinleşmeye çalıştı. Sonra adım adım kafasında zamanı geri sardı. Defterini en son Porta Manastırı’nda çıkarmıştı. Ancak yerine koyduğuna emindi, asla sorumsuz davranmazdı. Yine de olmuştu işte. Çok basit dedi kendi kendine, gidip onu oradan alacaktı. 

Masaya döndüğünde Aziz bu talebi karşısında gülerek sakin olmasını rica etti. Gece gece yollar tehlikeliydi ve yağış her an artabilirdi. Ancak Derya kafasına koymuştu bir kere. Yağmurda çamurda yılların emeğini heba etmeye gönlü elvermezdi. Defteri adeta onun için bir tılsım gibiydi. Yine de masanın keyfini bozmak istemedi ve sessizce gecenin bitmesini bekledi.

Şanslıydı ki Aziz uzatmadı ve erkenden kalktılar. Geç olmadan Aziz’in şehirdeki evine geçtiler. Derya keyifsizdi bu nedenle sohbetle oyalanmadan yattılar. Aziz onu delirtmek istercesine “Merak etme Derya, yarın umuyorum ki sağanak yağış olmayacak ve ilk fırsatta gidip defterini alacağız.” dedi. Defteri sağnak yağışta parçalanır giderdi…


Yatakta uykuya dalmaya çalıştıysa da Derya bir türlü aradığı huzuru bulamadı. Defterini bulması gerektiğini düşünüyordu, onu gidip alması gerektiğini hissediyordu. Genellikle hislerinde yanılmazdı. Yataktan kalktı ve ağır adımlarla kapıya doğru ilerledi, Aziz’in odası karanlık ve sessizdi. Onu uyandırırsa evden çıkamayacağını biliyordu. Yavaşça montunu ve ayakkabılarını giydi. Bir yandan da kulak kabartarak sessizliği dinledi. Yaptığından memnun olmasa da çaresiz kalırsa kullanmak üzere Aziz’in arabasının anahtarını da aldı. Evden çıktığı anda parmak ucunda aşağı koştu. Mahalle gecenin sessizliğinde derin bir uykudaydı. Ne bir taksi ne de bir araç bulması imkansızdı, biliyordu. 


Ayazda, insanın iliklerine işleyen soğuk rüzgârla adeta yanaklarını yakıyordu. Bir süre titreyerek sızlandı. Sonunda Jipe bindiğinde aklında tek bir şey vardı, Deniz. O böyle bir durumda korkmak yerine mutlaka Derya’yı bulmak için gelirdi. Defterindeki bilgileri kaybederse ipuçlarını kaybedecekti. Kontağı çevirdi ve yola çıktı.


Manastıra giden taşlı toprak yola vardığında ilk kez korktuğunu hissetti. Çantasından sinyal güçlendiriciyi çıkararak telefonuna bağladı. Rotasını GPS üzerinden takip edecekti. Alacakaranlık ve bitki örtüsü dışında hiçbir şey görmeden yaklaşık yarım saat yol aldı. Sanki gündüz yol kısaymış da karanlıkta daha uzunmuş gibi gelmişti. Sonunda vardığında aracı manastıra doğru çevirdi ve farlarını etrafı aydınlatması için yanık bıraktı. İner inmez fenerini yaktı ve etrafını kolaçan etti. 


Eski orta çağ evlerinin karanlık pencerelerinde saki onu izleyen gözler varmış gibi ürperdi. Belki de korkmalıydı ve yalnız gelmekle hata etmişti. Ancak artık bunları düşünmek için çok geçti. Odaklanmaya ve bir an önce defterini bulmak için harekete geçmeye karar verdi.

Bir süre yürüdü ve manastır duvarlarının dibinde biten sarı ban bitkisini gördüğünde Şimal’in bahsettiği ve resmini gösterdiği çiçeği tanıdı. Sanki sabah geldiklerinde böyle bir bitki yoktu, bu kadar dikkatsizim demek diye düşündü. Gövdesinde kapsüle benzeyen tohum keseleri vardı. Birini koparıp avucuna dökünce onlarca tohum döküldü. Bunun üzerine ceplerine birkaç kapsül attı ve yürümeye devam etti. Bitki mutlaka bir yerlerde işine yarayacaktı! Geçitle doğrudan bağlantısı olduğunu düşünüyordu.


Uyuşturucu maddeler esriklik hali için önemliydi. Bir zamanlar yaptıkları büyüleri güçlendirmek isteyen kişilerin çeşitli bitkilerden yararlandıklarını biliyordu. Tehlikeli olduğuna emindi ancak dönüşü yoktu artık. Tohumların bir kısmını hızlı bir hareketle ağzına attı. Acı tat dilinin etrafına hızla yayıldı ve kusmamak için çaba gösterirken tohumları yuttu. Bir yandan da bu kadar tehlikeli bir bitkinin etrafta kolayca yetişmesi fikri inandırıcı gelmiyordu, en fazla biraz baş ağrısı yapar diye düşündü.


Yokuş aşağı inmeye çalışırken çamurda ayağı kaydı ve aşağı doğru poposunun üzerine sürüklenmeye başladı. Durduğunda sadece fenerinin güçsüz aydınlığı kalmıştı. Araba tepenin üzerinde boşluğu aydınlatıyordu. Toparlanıp etrafına baktı. Önündeki taştan yapının içinden yayılan ışığı görünce tedirgin oldu. Belki de ipsiz sapsız biri sığınmıştı yağmur yüzünden. Şimdi ona saldırsa ne yapacaktı? Zihni aynı anda pek çok ihtimal üzerinden düşüncelerine saldırıyordu. Işık sanki doğa üstü bir enerji alanı gibi etrafına renk değiştiren sedeften bir çember çiziyordu.


Gördüklerinin halüsinasyon olmadığına emindi. Cesaretini toplayarak kuleye doğru birkaç adım attı. Kalp atışları git gide hızlanırken titrediğini hissediyordu. Yine de yılmadan yürümeye devam etti ve derin bir nefes alıp önce ışık çemberinin içine girdi. Sanki çember dışarıyla bağını kesmiş gibiydi. Sesler, yağmur ve rüzgâr aniden kesilmişti. Nefesi hızlandı, artık sonuna varmıştı. Kulenin kapısından ışığın yayıldığı kaynağa baktı. Sabah yere tebeşirle çizdiği çemberin kapladığı alanda şimdi geniş bir bir çukur vardı. Kafasını uzatıp aşağı baktığında toprak tabakası olarak başlayan tünelin parlak yüzeyli kayalardan oluşan bir yapıda derinlere kıvrıldığını gördü. Işık sonunda nasıl bir kaynaktan besleniyorsa kayaların üzerinden renklere kırılarak dışarı yayılıyordu.


Tohumların etkisinden şüphelense de bu çukur gerçekti. İçeri adımını atacakken arkasından, uzaklardan bağıran birinin sesini duydu ve baktı. Çemberin hemen diğer tarafında Aziz’i görünce durdu.


Kafası karışmıştı, Aziz’in aracıyla buraya gelmişti. Bu sırada Aziz’in tam arkasında Şimal belirdi. Yüzünde sinirli bir ifade vardı. “Onu durdurmak isteyeceğini biliyordum!” dedi. Aziz hızlı bir adımla çemberin içine, Derya’nın yanına geçti ve onu arkasına aldı. Şimal’in elindeki silahı görünce Derya panikleyerek “Noluyor?” diye sordu. Şimal kafasını yana devirerek “Anlasana, geçidi bulmak istediğimiz için seni bu manastıra getirdik. Sen de salak olduğun için yemi yuttun, defterini aramaya geldin.” Bu sırada diğer elindeki küçük deri kaplı defteri sallıyordu. Sanki dahasının da olduğunu söylemek ve zaferini kutlamak istercesine Şimal devam etti. “Ha, bir de üstüne bitkinin tohumlarını bir güzel yedin.” Derya afallamıştı. “Peki neden?” Şimal elindeki silahı indirmeden üstlerine doğru yürüyordu. “Sen ikizsin Derya, geçidi sadece bu güçlü bağ açabiliyor. Deniz’i aradığın için geçit açıldı. Bunun için kardeşini öldürmemiz gerektiği için üzgünüm ama sen de biliyorsun onu yeniden görebileceksin.” Derya korku ve sinirle sarsıldı. Aklını kaybetmek üzereydi. Silahı gözü görmedi ve Şimal’in üstüne yürüdü. Bu hamlesiyle birlikte silah patladı ve arkasında inleyen Aziz yere yığıldı. Korkuyla yanına koşsa da karnından yayılan kanı görünce onu kurtaramayacağını anladı. Şimal’e döndü. Şimal ciddi bir ifade ile ona bakıyordu. “Seni öldüremem, portalı tehlikeye atar ama onu öldürebilirim.” Diyerek iç geçirdi. “Benden ne istiyorsun?” diye ağlayan Derya bir yandan da Aziz’in elini tutuyordu. Şimal artık ışık çemberinin dibine kadar gelmişti. “O çukura gireceksin ve içindeki taşı bana getireceksin. Bu kadar, tabi ki ablanı da bulmana yardımcı olacağım. Eğer uslu durursan.”


Demek içeride bir taş vardı. Bu manyak kadına yardım etmek istemese de her şart altında içeri girmesi gerektiğini biliyordu.


Sedeften kayalara tutunarak inci tozu gibi yayılan ışığın içine bir adım attı. Yürümeye pek uygun olmayan solucan deliğinin içinde ayağı kaydı ve bir süre aşağı kaydı. Sonunda küçük küreden bir odanın içinde buldu kendini. Merkezde, yer çekimine karşı koyarak havada süzülen ve parlayan, erik büyüklüğündeki inci tanesini görünce gözleri kamaştı. Yavaşça ayağa kalkarken taş sanki zihniyle bütünleşir gibiydi.


Yaklaştı ve inciyi eline alarak tek şansını denedi…


Gözlerini açtığında kendini odasında, yatağında yatarken buldu. Birkaç dakika karanlıkta nesef nefese bekledi. Bu sırada telefonun alarmı çalınca yerinden sıçradı ve telefonunu alıp tarihe baktı. 31 Aralık’ı gördü. Bir şekilde taşı kullanmayı başarmıştı demek! Telefondaki tarih hatalı olamazdı. Heyecanla kardeşini aradı. Telefon çalıyordu. Onun için saatler kadar süren bir zaman bekledikten sonra Deniz uykulu sesiyle konuşunca ağlamaya başladı.


Sonra bacağında bir sertlik hisseti ve uzanıp cebinden inci tanesini eline aldı. Siyaha dönen rengi ve artık ışık yaymayan kabuğu ile alelade bir taş gibiydi. Şimdi sıra ona gelmişti, Şimal’den öcünü almak için önünde tam 12 saat vardı!

Yorumlar


bottom of page